Ahmet Yıldırım - Düşünce Ekmek

27.10.2017 16:39

Şahin ve doğan arabaların kaderi de bu olsa gerekir.



Geceden kalan duyguların etkisiyle uykunun ağırlığını taşıyorum gözlerim. Namaz vakti diyorum. Çocuklarımı uyandırıyorum. Oğlum uykunun ağırlığına direnmeye çalışıyor. Söylene söylene abdest için hazırlık yapıyor. Uyku hususundaki hassasiyetimi düşününce kızmıyorum. Bazı şeyler değişmiyor, belki değişmemelidir de. Bilmiyorum. Yorgunum, epeyce yorgunum. Nedense bugün kahvaltı edesim de yok. Belki ekmeğin olmamasından. İnsan ekmek olmayınca canı bir şey istemiyor. Küçük oğlum baba öpecem diyor ve yanaklarımdan, alnımdan öperek; Allaha emanet sözcükleriyle yolcu ediyor. Kahvaltı yapmama rağmen her günkü saatten geç çıktım evden. Bu gün sanki herkes geç kalmış gibi. İşte hızlı adımlarla okulu yol tutan her gün gördüğüm öğrenciler. Manav abi henüz yeni yeni kasalarını taşıyor. İşyerinin kapısını süpüren genç bayan işyerinin açılmasını bekliyor. (Anahtarı verseniz ne olur yani?)

 

Beton şehrin sokaklarından yürüyorum. Betonun ağırlığı inletiyor. Birkaç seneye bu şehirde müstakil ev kalmayacak düşüncesi beni üzüyor. Betonun altında kalan hatıralar, yaşanmışlıklar canımı acıtıyor. Altında insan bedenleri varmışçasına üzülüyorum. O yıkıntıların arasından geçerken sanki insanların hatıraları tarihten fırlayıp yolumu keseceklermiş gibi hissediyorum. Daha dün yerinde duruyordu. Acılar, hüzünler, kederler, sevinçler, düğün, sünnet törenleri, bayram telaşının yaşandığı o bahçe, bu bahçe midir? Çocukların üzerine tünediği briketli ihata duvarları, asma terasları, limon/portakal ağaçları, tahtadan yapılan masanın üzerinde yapılan kahvaltı ve muhabbeti… Bir bir yıkılıyorlar. Tarihin yıkıntıları arasındaki yerlerine giderken, hatıralarda toz olup uçuyor. Birçok yorgun ve bıkkın yaşamlar evlerinin yıkılması için sıraya giriyorlar. Niçin? Rahat etme ihtiyacı olsa gerekir. Bari ömrümüzün sonunda temiz bir evde oturayım cümlelerini duyar gibi oluyorum.

 

Öğrenciler, işçiler, esnaf, emekçiler, memurlar hepsi bir yöne doğru yönelip gidiyorlar. Farklı yönlere dağılıp gitmemiz bu gerçeği değiştirmiyor. Bir yere kadar hepimiz aynı yolun yolcularıyız. Hedefimize olan mesafe azaldıkça yollarımız ayrılır sadece. Köstebekler tuhafımıza gider, ama bizde onlar gibi değil miyiz? Aradaki fark köstebekler toprağa sığınırlar bizler beton bloklara… Taşıtlar bizi beton bloklara ulaştıran araçlardır. Yol kenarında servis bekleyen öğrenci ile mesaisine yetişmeye çalışan işçi veya arabasıyla işine giden memur arasında nasıl bir fark vardır? Hepsindeki kaygı ile beklenti aynı değil midir? Çoğumuzun gökyüzü, güneş, temiz hava, ağaç, toprak vb gibi varlıklarla temas kuramama sorunu vardır. Hepimiz son sürat beton yuvalarına doğru hamle yapıp son anda farklı yuvalara sığınan köstebekler gibiyiz. Hiçbirimiz yanlışlıkla farklı sığınaklara girmeyiz. Her gün aynı şeyleri yaşıyoruz. Bizler ayrık yolların girift sokaklarında yolunu, hedefini kaybeden modern çağın divaneleriyiz.

 

Bir ara bu düşüncenin ağırlığı oturdu yüreğime. Ne yani şu boş, zevzek, anlamsız gülen, duyargaları elindeki cep telefonunun mesaja duyarlı, mesajın akabinde kafasını sağa sola sallayıp tebessüm eden, bu saatte kiminle konuştuğu belli olmayan ya da beton şehrin sokaklarında motorunun susturucusunu çıkarıp bağırta bağırta motoruna hız veren bu gençle aynı yöne mi gidiyorum?  Sahi, sabahın bu saatinde motoru bağırtarak sürmek nasıl bir duygu olabilir?  Bu gencin hıncı, kini neye ve kimedir? Kimi suçlamakta ve kimden intikam almaktadır? Elbette daha beterini birkaç yüz metre ilerde göreceğini tahmin edemezdim. (Esasında sık rastlıyoruz, farkına varmıyoruz.)  Son sistem modifiye edilmiş, içindeki ses sistemi arabadan pahalı, tekerleri küçültülmüş yere yakın, camları indirilmiş, sol kol dışarıda, içtiği sigaranın dumanını dışarı boca eden, içerden yüksek volümlü dım tasklı pop müziği ritmine kendini kaptırıp, yoldan intikam alırcasına bir süratle önümden bir gencin geçmesini tahayyül etmiyordum.

 

Şahin ve doğan arabaların kaderi de bu olsa gerekir. Ama bir şey geçti zihnimin kıvrımlarından. Neden? Bu çocuklarımızı buna iten sebep nedir? Neden bu protest tavır? Hani yokluk desem, çok şükür arabaya binecek kadar bir gelir elde etmiş. Bir kimse sabahın bu saatinde neden insanları rahatsız etme ihtiyacı hisseder? İnsanlar rahatsız olduklarında, kem gözlerle kendisine baktıklarında nasıl haz alabilir ki?  Bu çirkin tavırların üzerinde fazladan durduğumun farkındayım.

 

Bir an ellerim ceplerimde yürüyorum. İster haytalık deyin ister yalnızlığın girdabına kapılmak deyiverin. Ürkeklik de diyebilirsiniz. Elbette hepimizin aynı yöne doğru gittiği tezimin korkusu, ürkekliği… Ürküyor muyum? Evet! Bir yere kadar hepimizin aynı yönde olması korkutuyor beni. Ya hedefe bu kadar yakınlaşmışken son anda rotamızı kaybediverirsek. Manevra alanının azaldığı bu süreçte nasıl bir hamle bizi hedefimize yakın tutabilir.

 

Hepimiz aynı yöne doğru yürüyoruz dediydim. Elbette hepimizin tek derdi ekmek derdi değil mi? Üstelik ekmek yokluğundan kahvaltı dahi yapamamıştım. Yani yazının yazılması dahi ekmekle başlamıştı. Kime sorsak bunca mücadele, gayret, emek bir parça ekmek için demez ki. Tam da kasvet burada karşıma dikiliyor. Milyonlarca hatta milyarlarca insanın sadece ekmek derdine düşmesi inanın beni korkuttu. Hepimiz ekmek derdinde olursak düşünceyi kim düşünüp kaygı edecek. Tamam, ekmekte en az düşünce kadar önemli. Ekmek ile düşünce arasındaki derin bağlantı malum. İkisinin arasını ayırmanın ne tehlikeli olduğunu da biliyorum. Düşünce de ekmek gibidir. Ekmek karnımızı doyurur, düşünce zihnimizi. Sahi ilk insanlarda hangisi ilk defa gündem olmuştu? Ekmek mi? Yoksa düşünce mi? Nedense ekmek diye cevaplıyorum. Zira düşünceyi düşüne bilmek için irade, akıl ve tefekkür lazım gelir diye düşünüyorum? Halbuki ekmek için bunlara gerek yoktur.

 

Ekmek düşüncesi hepimizi bir şekilde şeyleştirmekte, kitle/yığın olmamızı beslemekte, standartlaştırıp rutin bir yaşamı dikte ekmektedir. Hepimizin aynı istikamette yürümesinin sebebi de budur. Kim bilir? Tüm yönetim erki bunun için ekmek vermeyi bir erdem sayar. Zira yığın haline gelmiş bir toplum yönetilmesi kolay bir toplumdur. Ekmek meselesi bunun için gündemden düşürülmemesi gereken bir unsura dönüşür. Ekmekten silah olmaz demeyin. Yöneticiler (her türlü); “ekmeğinden olursun” söylemini her daim kulaklara fısıldarlar. Hatta bu ifadeyi hep canlı tutmak isterler.  Ekmek yöneticilerin en önemli silahıdır. Tebaa için ise ekmek en önemli dayanaktır. Çünkü tebaa ne yapmış ise ekmeği için yapmıştır. “Ekmeğimi yedirmem, ekmeğimle oynatmam, ekmeğim için katlanıyorum” söylemi bunun önemli göstergesi olabilir. Demek ki ekmek yöneticiler için silah, tebaa için en büyük dayanaktır. Her türlü olumsuz hareket ve hakarete ekmek için dayanılmaktadır. Elinden ekmeği alınınca tebaa da olsa en olunmayacakları gerçekleştirebilir.  

 

  Bunun böyle olması bile ekmeğin insanlar için düşünceden önce geldiğini göstermektedir. Biraz da bundandır düşüncenin yetim ve öksüz kalışı. İnsan düşüncesiz yaşabiliyor da ekmeksiz yaşayamıyor. Yoksa bu da mı illüzyondur? (Nice yığın müsveddesinin Düşünceyi terk edip ekmeği önceleyeydin seninle ne güzel geçinirdik dediklerini duyar gibiyim. J)

 

Bir yere kadar hepimizin istikameti aynı. Fakat insan olup insan kalmak istiyor isek yapılması gereken düşünceyi terk etmemektir. Belki en kolayı yaşamı standarda bağlamak. Rutin işlerle hercümerç olmak. O zaman darmadağınıklığın zirvesine ulaşabiliriz. Halbuki olması gereken insanca kalabilmektir. İz bırakmaktır. İnsan kalmak istiyorsak yapılması gereken dağılma/dağıtmak değil toparlanmaktır. Toparlanmak için ise zihnimizin kıvrımlarına fikirler sürmeli, davranışlarımızı bilinç ve şuur ile terbiye etmeliyiz. İşin nasılını, niçinini, ancak düşünceyle cevaplayabiliriz. İz bırakmanın yolu budur. O merhalede Suriye, Filistin, Doğu Türkistan, Mymar, Afrika, Asya hatta Avrupa ve Amerika en önemli gündemimiz olur. O zaman sınırların dayatılmasını kabul edemeyiz, şeyleşmeye, yığın olmaya, rutin kalmaya direnebiliriz. Düşünce olduğunda merhamet adalete tabi olur. Vicdan o zaman ayaklanır. Sabır o zaman dirence dönüşür. Düşünceyi ekmek yaptığımızda zihinlerimiz berraklaşır. O zaman belki iz bırakabiliriz; insanların, toplumların, milletlerin ve ümmetlerin zihninde. Tek amacımız soyut bir iz bırakmak değil midir? Hatta hayat/yaşamın kendisi iz bırakmak değil midir? Evimizde, aşiretimizde, apartmanımızda, mahallemizde, şehrimizde vb bıraktığımızın izin derinliği kadar hatırlanacak ve yaşayacağız. Hepimiz insanlık tarihi kadar eski bir izin peşinden gitmekteyiz. Bizi Allah’a ulaştıracak olan insanlığın izini, ancak düşünce ve tefekkürle bulabilir ve sürdürebiliriz. Bırakacağımız iz,  izlediğimiz iz ile buluşur ise kurtulacağız. Yani düşünmeden kurtulamayacağız. Düşünceyi en az ekmek kadar, su kadar, hava kadar önemsemez isek helak olacağız. İz’i, iz ile buluşturanlara, düşüncenin izini sürenlere/sürdürenlere ve iz’i sonraki nesillere miras bırakanlara selam olsun.