Cahiliyye Öldü Mü Öldürdü Mü?

Son Güncelleme : 22.10.2018 08:10

Daha ne zamana kadar kan ve gözyaşının esiri olarak yaşayacağız?



Geçen haftaki yazımda (Toplumları Ölüler Yönetir) Peygamberimiz zamanındaki hakk mücadelesinin, ondan sonra güç mücadelesine dönüştüğünü özetlemiştim. Bunun pratik sonucu şudur: Peygamberimizin zamanında din, siyaset üzerinde belirleyici güçtü. Onun içindir ki; savaş izni medine dönemine kadar verilmemiş, peygamberimizin ve sahabenin Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarındaki tutumu zaman zaman vahyin eleştiri konusu olmuştur. Bedirdeki esirler meselesi bunlardan biridir. Uhud’daki durumun vehameti ile ilgili de vahiy çeşitli tenkitler ve tebrikler sunmuştur. Yani müslümanlar siyasi konularda vahyin çizgisinin dışına asla çıkmamışlar veya çıkamamışlardır. İşte bu çizgi İslam’ın gönüllere nakşedilme çizgisidir.

Eğer tarih bizi yanıltmıyorsa; peygamberimizin ölümüyle birlikte, daha defin işleri ortadayken lider kim olacak tartışması çerçevesinde, özellikle ensarın ileri gelenlerinin “yangından mal kaçırma” telaşına düştüğünü görüyoruz. Ayrıca siyaseten müslüman olan birçok kabilenin, yalancı peygamberlik ve zekat müessesine karşı olma fikri üzerinden birçok hafızın şehadetine sebep olan isyanları başlattıklarını da görüyoruz. Neyse ki hilafet meselesi; sağduyunun hakimiyeti ile neticelenmiş ve yerini saman alevi gibi alttan alta yanan küskünler hareketine bırakmıştır. Buna örnek olarak ensarın lideri Sa’d b. Ubade’nin tutumunu ve Hz. Ali ve çevresinin tutumunu örnek verebiliriz. Hz. Ebubekir dönemi iki yıllık bir dönem olmasına rağmen isyanlarla mücadele ile geçmiş, Hz. Ömer dönemi ise yoğun fetihlerin yaşandığı, bu çerçevede refahın arttığı, onun adaletinin toplum vicdanında karşılık bulduğunu ifade etmeliyiz. Bu tutumdur ki İslam toplumunun bir arada tevhid olmasının çimentosudur.

Hz. Osman dönemi ile birlikte ortaya çıkan fitneden itibaren İslam tarihinde önü alınamayacak kardeş kavgası başlamıştır. Bu kavgalar devam ederken İslamın prensipleri adeta siyasi mücadelelerin ayakları altında kalmış, din siyasetin kusurlarını örten bir makyaj malzemesine çevrilmiştir. Sıffin savaşında mızrakların ucuna takılan Kur’an sayfaları en belirgin makyaj örneğidir. Bunun haricinde de hadis uydurma, ayetleri kendi fırkasının iyilik bankasına dönüştürme yaklaşımı da bu makyajın diğer vechesidir. Bu minval üzere toplum cahiliye çukuruna yuvarlanırken, domino etkisiyle herkes birbirinin eteğinden çekerek çukuru takviye etmiştir. Ne kadar farklı farklı siyasi düşünce varsa, dinden aldığı takviye ile o kadar mezhep ya da fırka oluşmuş adeta din, bu mezhep ve fırkaların elinde bir soğuk mezeye dönüşmüştür. Böylece tevhid (birlik, beraberlik ve kardeşlik) dini İslam sayısı bilinemeyecek kadar paramparça olmuş, kemikleşen bu ayrılıklar ise bugün şiddet sarmalının esiri olmuştur. Bugün İslam ülkelerinin kahir ekseriyeti batının ortadoğudaki distribütörü gibi çalışmaktadır. İlginçtir ki bu durum da hala din makyajı ile topluma şirin gösterilmeye çalışılmaktadır.

Bugün en bariz hastalıklarımızdan biri, İslam tarihindeki çeşitli siyasi ve ilmi önderlerin eleştirilemez sayılması ve kutsallaştırılmasıdır. Bugün yukarıda yapılan eleştiriler müslümanlar tarafında maalesef hakaret olarak alınmakta, eleştiri ilacından bir gram dahi yararlanılamamaktadır. Halbuki ataların yanlışlarını konuşmamak ya da gizlemek, Kur’an’a aykırıdır. Kur’an Hz. Adem’in günahına vurgu yapmış, Hz. Musa’nın adam öldürmesine vurgu yapmış, Hz. Yunus’un vazifeyi terk etmesine vurgu yapmış, ayrıca atalar dininin her nesil tarafından sorgulanması gerektiğini defalarca vurgulamıştır. Şimdi biz bunu haşa Hz. Adem’e, Hz. Musa’ya, Hz. Yunus’a hakaret mi sayacağız? Yoksa bu yöntemi bir yol edinip, ataların düştüğü çukura düşmemeyi, bir delikten iki defa sokulmamayı mı ilke edineceğiz? Allah bu kıssaları bize boşuna mı anlattı? Adeta Allah; “Ey kullarım! Geçmişin muhasebesini yapın, hem de ilk insandan başlayın” mesajı veriyor, biz peygamberimizden sonrasının dahi muhasebesini yapmayı “İslam çöker” telaşına kurban ediyoruz. Halbuki bu dinin sahibi Allah’tır. Allah’ın dini nasıl çökebilir? Böyle birşey mümkün mü? Asıl cahiliyeyi bugüne taşımak değil midir İslam’ı çökerten?

Ey Aklını Kullanan Müslümanlar! Daha ne zamana kadar kan ve gözyaşının esiri olarak yaşayacağız? Filistin’in, Mescid-i Aksa’nın, hatta Kâbe’nin esaretten kurtuluşu bizim birbirimizin gırtlağına sarılmamızdan mı geçmektedir? Daha ne zamana kadar irademizi ortaya koymamız gereken en bariz siyasi sorunların çözümünde bile sadece dua stratejisini kullanacağız? Uhud’da sadece okçuların hatası ile bile uyarılan bir ümmeti, bugün hatalarını gökdelen gibi katlamış ve kucağında bir bebek misali seven konumda iken kim uyaracak? Yoksa yeni vahiy mi bekliyoruz yanıbaşımızdaki vahye bile tenezzül etmeyen bir yüzle? Yanlış anlaşılmasın, taş üstüne taş koyan atalarımın hepsini seviyorum. Ama hatalarını asla sevmiyorum, sevemiyorum. Kendilerini değil, kendimce kusurlarını eleştiriyorum.