Geçimsizlik Ve Boşanma Hadiseleri

21.09.2017 12:08

Ne yazık ki, günümüzdeki evliliklerin çoğu menfaate dayanmaktadır.



Son zamanlar, boşanma olaylarının oldukça yaygınlaştığına tanık olmaktayız. Elbette ki bunda sosyolojik etkenler olduğu gibi, aile yapılarındaki değişimin ve bireylerin hayat felsefesinin de etkisi vardır. Hiç kuşkusuz modern zamanların beraberinde getirdiği yaşam tarzındaki değişiklikler insanların karakteristik özelliklerine de sirayet etmektedir. Tutucu ve geleneksel aile yapısı yerine lümpenliğin ve sorumsuzluğun yaşam biçimine dönüşmesi, bireyleri egosuna düşkün hâle getirmiştir. Niyazi Mısrî diyor ki: “Öyle birisiyle dostluğun ve birlikteliğin olsun ki, senin değişmenle değişmesin.” Ama ne yazık ki, böyle olmuyor. Zira tahammülsüzlükler had safhada. Kişi önce kendi değişiyor ama karşısındakini değişmekle suçluyor. “Anlaşamıyoruz” diyen kişi aslında anlaşmazlığın müsebbibi olabiliyor. İşin garip tarafı bunu genellikle erkekler yapıyor. Amiyane tabirle bunu erkek “biti kanlanınca” yapıyor.

Biraz açacak olursak, erkeğin statüsü değişince, erkek makam ve mevki sahibi olunca otamatikman cüzdanının hacmi de genişlemiş oluyor. Tabi bu ara sosyal ilişkilerinde de bir takım değişiklikler olmaya başlıyor. Hatta bu değişim mütedeyyin bireylere de sirayet ediyor. Karma çalışma hayatı ve ofislerdeki kadınlı erkekli iş ortamı insanların daha relaks hareket etmesini sağlıyor. Öte yandan evin hanımı çalışmıyor ve çoluk çocuğu ile ilgilenip ev işleriyle haşır neşirse bayan açısından hiçbir sıkıntı yok ve onun için kanıksanmış bir hayat devam eder. Eşi akşamları eve geldiğinde onu güleryüzle karşılar. Yemek vs, her türlü hizmette kusur edilmez. Evdeki meşguliyet kadını biraz da rehavete sürükleyip üstbaş (kısmen de olsa) pejmürde hâle gelmişse erkeğin gönlü monotonluktan, tekdüzelikten rahatsız olmaya başlar. İşyerinde sosyal ilişki içerisinde olduğu bayanların bakımlı hâlleri ona daha cazip gelmeye başlar.

Bu durumlarla karşıkarşıya olan erkeklerin otokontrol mekanizmasında eksiklik varsa, alımlı ve davetkâr tutum içerisindeki karşı cinse temayül göstermesi kaçınılmazdır. Eğer karşı cinsten yüz bulup samimi ilişkilerde laubalilik ve yakınlaşma olursa olayın farklı boyutlara evrilmesi adeta kaçınılmaz olmaktadır. Bu konuda başka bir husus ise mevcut olan otokontrol mekanizmasının bir takım fetvalarla absorbe edilmesi. Vatandaş dindar, yani Allah’tan korkuyor ama bu işe mütemayil! Şu hâlde fetva arayışı kaçınılmaz olmaktadır. Yok efendim mahremiyet nikahı, yok efendim misyar nikahı, yok efendim muta nikahı devreye giriverir. Bir takım fetvalarla bu işe meşruiyet kazandırıldığı zaman hovarda hazretleri için her şey tamamdır ama kazın ayağı öyle değil. Ya bu iş büyük rizkleriyle birlikte gizlilik içerisinde yürütülecek veya kendisi ve çocukları için saçını süpürge yapmış olan hanımı ile yollarını ayırmanın derdine düşecek. Aslında bu iki seçenek de rezaletten başka bir şey değil. Çünkü sonuç hüsrandır, sonuç boşanmadır.

Bu aktardıklarımız aslında rijit örnek değil modern yaşamın beraberinde getirdiği güncel vaka. Ancak şunu da belirtmiş olalım ki, boşanma hadiselerinin tek etkeni bu gibi olaylar değil elbette. Yersiz tahammülsüzlükler elbette geçimsizlikleri de beraberinde getirmektedir. Ayrılıkların asıl nedeni nefsininizi eşinize verdiğiniz değerden üstün tutmanızdan dolayıdır. Yani “ego” insanı geçimsiz ve hırçın yapmaktadır. Eşiniz size tahammül sınırlarınızı aşacak şekilde hırçın davranıyor olmasına rağmen sizin ona verdiğiniz değer daha baskın olmalı ki birbirinize tahammülü öğrenmiş olmalısınız. Yine de evlilik bağı kenevir ipine benzemektedir, hassastır ve ufak bir gerginlikte kopmaya müsaittir. Ancak eşler birbirlerine karşı opsiyoner ve tahammüllü davranırsalar bu ince ip kopmaz. Onu sağlamlaştıran ise sevgidir. Zira sevgi birlikteliğin kopmaz bağıdır. Sevgi perçin vazifesi görür. Aynı zamanda zor koşullar altında olunsa da sevgi hayatı yaşanır kılar. Şu hâlde boşanma hadiselerinin baş müsebbibi sevgi yitimidir.

 Ne yazık ki, günümüzdeki evliliklerin çoğu menfaate dayanmaktadır. Bunun da adına “mantık evliliği” denilmektedir. Oysa işin içerisinde mantık değil “ego” vardır. Hatta birbirlerini severek evlendiklerini iddia edenlere bakın nasıl da evliliklerini bir celsede sonlandırıyorlar. “İyi günde, kötü günde” diye başlayan vaadler nasıl da bir çırpıda unutulup gidiyor. Bunun da illeti tahammülsüzlük olsa gerek. Sabır ve tahammül olguları elbette ki tek taraflı olmamalı. Bu olgular iki tarafı da bağlar. “Ben erkeğim, kavvamune alen nisa” deyip kestirip atamazsınız. Kadınlar da elbette femenist – erkek düşmanı olmamalı. Kadın eşine saygılı olduğu gibi, erkek de eşine kayyum olmalı. Her iki taraf insan onuruna yaraşır bir şekilde birbirlerinin hak ve hukukuna saygılı olmalı. Birbirlerinin teritoryal alanlarına müdahil olmamalı. Zira her ikisinin de Allah nezdinde mükerremiyetleri ve saygınlıkları vardır. Rabbimiz, “İzzet ve şeref Allah’ın Resûlü’nün ve müminlerindir” (Munafikun:8) derken burada cinsiyet ayırımı yapmamaktadır. Onun içindir ki eşler bütün ilişkilerinde birbirlerinin izzeti nefsine halel gelecek davranışlardan şiddetle kaçınmalılar.

Aslında bütün naifliğine ve hassasiyetlerine rağmen evlilik hayatını sürdürülebilir kılmak bir yönüyle hiç de zor değildir. Zira Rabbimiz bizlere kaldıramıyacağımız yükü yüklememiş. “Allah size kaldıramayacağınız yükü yüklememez.” (Bakara:286) Demek ki evlilikte bir maraz veya bir sıkıntı varsa kişiler bunun sebebini kendilerinde aramalılar. Daha önceki makalelerimizde söz konusu ettiğimiz gibi, evliliğin olmazsa olmazı mümeyyiz olmaktır. İşte bu olmayınca hatlar karışıyor. Tahammülsüzlükler ve geçimsizlikler başgösteriyor. Fiziken akıl baliğ olmak ayrı şeydir, evlilik için mümeyyiz olmak ayrı husustur. Ancak ne yazık ki, insanlar bu iki olguyu karıştırmaktadırlar. Cehalet içerisinde olan insanlar bakınız evlilikteki kriterleri nasıl açıklıyor. “Eğer bir kız sandalyeye oturduğunda ayakları (sarkmayıp) yere basıyorsa evlenebilir.” Ekek çocuğu ise “eğer bıyıkları terlemişse evliliği hak etmiş demektir.” Bakınız Anadolu’da evlilik işi nereye indirgenmiş? Bugün “çocuk gelin” hadisesi sadece Bangladeş, Pakistan ve Afganistan’da değil ne yazık ki, Anadolu’da da var. (Bu olay aslında müstakil bir makale olarak irdelenmelidir.)

Evlilikte asıl olan denkliktir. Denklik olayı ise çok yönlüdür. Fizikî denklik, ruhsal denklik, kültürel denklik, ahlâkî denklik, yaş denkliği vs, vs. Evlilikte bunlar da gözönünde bulundurulmalıdır. Özellikle ruh, yaş ve ten uyuşmazlığı beraberinde birçok sıkıntıyı getirir. Elbette ki en önemlisi ruhsal uyumdur, ki bu aidiyet değerlerine dayanmaktadır. Bunun içinde kültür de vardır. Yaş farkı ise istisnalar hariç büyük sıkıntılara yol açabilmektedir. İstisna ise fiziki yapı ve rusal yakınlıkla alakalıdır. İlginçtir, birçoklarının aklına gelmez ama tarafların birbirlerine tensel yakınlık hissetmeleri diş ve tırnak temizliği ile alakalıdır. Beden temizliğini de bundan ayrı düşünemeyiz. Aslında her şey bir bütünlük, bir insicam içerisinde olmalıdır. Dış kıyafetten bir örnek verelim. Üzerinizdeki kıyafet amiyane tabirler “çakı gibi” ama ayakkabılarınız boyasız ve temiz değilse yani paskülse kaybettiniz demektir. Şu bir gerçek ki, “bir alana ağırlık verip bir başka alanı ihmal etmek, bütünlüğü ihmal etmektir.” Müslüman “denge adamı” olmak durumundadır. Kılığı ile kıyafetiyle, söz ve davranışlarıyla nezaket ve nezafetin (paklığın-temizliğin) sembolü olmak durumundadır. Müslüman her şeyden önce nezih insandır. “Allah arınanları sever.” (Tevbe:108)

Kalbimizle, üstümüz başımızla temiz olmalıyız ki, düşüncemiz ve fikrimiz de temiz olsun. Gerçek manada kalbimiz temiz olursa bizim kalp kırmamız, bizim eşlerimize karşı hırçın ve nobran olmamız mümkün müdür? Demek ki, geçimsizliklerin kaynağı kalp ve gönül kirliliğidir. Kalbi temiz olanın hâli dış dünyasına da yansır. Hiç kendimizi kandırmaya teşebbüs etmeyelim, geçimsizlik çıkaranlar, aile kutsiyetinden haberi olmayanlardır. Kalp bir yönüyle “beytullah”tır (Allah’ın evidir).  Allah Teâlâ kalplere nazar etmektedir. Kalplerinde maraz olmayanları, kalpleri temiz olanları Allah Teâlâ sever. Rabbimizin sevgisine mazhar olan ise bu dünya hayatında mutsuz olmaz ve başkalarını da mutsuz etmez. Allah Teâlâ’nın sevgisine mazhar olmak aynı zamanda mutluluğun da teminatıdır.

 Günümüzdeki geçimsizliklerin ve boşanma olaylarının tavan yapmasının asıl nedeni kalplerin kirlenmesindendir, kalplerin kararmasındandır. Bunu böyle bilelim. Günümüzde ne yazık ki, insanların bir çoğunda sevgi ve mutluluğun kriterleri değişmiş vaziyettedir. Maatteessüf, birçokları sevgiyi fiziksel cazibede aramaktadır. Elbette ki, eşler birbirlerini beğenerek evlenirler ancak belirli bir zaman geçip hayat monotonlaşmaya, hayat tekdüze olmaya başlayınca, nefs ve şeytan da devreye girmeye başlamaktadır. Özellikle doğum yapan kadınlarda bir takım fizikî değişiklikler ve deformasyon yaşanmaktadır. Evin erkeği en azından çocuklarını gözönünde bulundurarak eşiyle mutlu olacağına, dışarıdaki teşhirci bayanların cazibesine kapılarak gözleri kaymaya başlamaktadır.

Dinimizin tesettüre önem verip, cinsel teşhiri yasaklamasının en büyük sebeplerinden biri bu olsa gerek. Bu nedenle dinimiz var olanla yetinmeyi ve namahreme bakmayı yasaklamaktadır. (NÛR:30-31) Bu kurallar ilk önce kalpte ihlal edilmeye başlanır. Sonra pratik hayata yansır. Demek ki, bu noktada da iş kalpte bitmektedir. Gerçek manada kalplerinde Allah korkusu olanlar, buna ilişkin bir takım imtihanlarla karşılaştıklarında Yusuf aleyhisselamı hatırlarlar ve hemen kendilerine mukayyet olurlar, kendilerini haramdan uzak tutarlar. Bunun tam tersi durumlar için şöyle bir darb-ı mesel vardır: “Kork Allah’tan korkmayandan.” Evet; Allah’tan korkmayandan, Allah’tan haşyet duymayandan her şey beklenir. Bakınız, eşler arası kaba davranışların ve şiddetin de temelinde bu yatmaktadır. Allah Teâlâ’dan korkan bir bey eşini Allah’ın emaneti olarak görür ve ona iyi davranır. İyi günde, kötü günde, sağlıkta ve hastalıkta eşine hep iyi davranır, ona şefkatle ve merhametle muamele eder. Bu davranışlar elbette ki sevgiyi pekiştirir ve tahkim eder.

Bir atasözü var gerçekten çok güzel ve yerinde söylenmiş: “İki gönül bir olunca samanlık seyran olur.” Ancak ne yazık ki, günümüzde bu söz adeta anlamını yitirmiş ve bazıları, “işte efendim o eskidenmiş” deyip bu güzelim sözü kaale almamaktadır. Hatta eleştiri konusu yapmaktadır. Bu nedenledir ki, günümüzde yapılan düğünler bir hayli külfetli olmaktadır. Kız tarafı, “işte efendim şunu isteriz, bunu da isteriz” diyerek damadın ailesini bir hayli boçlara da sokmaktadır. Düğün sonrası mobilya taksitleri ve banka kredilerinin iadesi yıllara sarkmaktadır. Bu ise diğer ihtiyaçların giderilmesini de tehir etmektedir. Alın size geçimsizliğin nedenlerinden biri. Oysa düğün ve evin döşenmesi makul, mümkün ve meşru sınırlar çerçevesinde hâl yoluna gidilse külfet de minimize edilmiş olacaktır. Ama olur mu, “filan kişiler şöyle yapmış, böyle yapmış, bizim onlardan ne eksikliğimiz var?” deyip rekabetlere girilmektedir. Sonra ver gelsin ekonomik dar boğazlar, ver gelsin geçimsizlikler. Demek ki, birçokları için samanlık seyran olmuyormuş. Her fırsatta göğsümüzü gererek dindarlığımızdan dem vuruyoruz da ne yazık ki, yuva kurarken “Sevgili Peygamberimiz’in biricik kızı Fatıma validemizin çeyizi nasıldı ona bakmıyoruz. Elbette ki, motamot öyle olsun demiyoruz, zira hayat koşulları ve hayatı kolaylaştıran alet ve edavatlar da elbette alınmalı ancak makul olan tercih edilmeli değil mi?

Geçimsizliklerle ilgili bir hususa daha temas edecek olursak: Evliliğin ilk zamanları, yani “cicim ayları” denilen dönemde yeni gelin biraz da acemiliğinden mütevellit eğer yaptığı yemeğin tuzu az veya çok olsa da veya bir takım eksikler olsa da bu görmezlikten gelinir ve iltifatlar yapılır. Ancak sonraki yıllarda istisnai durumlar bile göze çapmaya başlar. Aslında burada yemeğin tadından, tuzundan değil sevgi yitiminden eleştiriler devreye girer ve maraz çıkmaya başlar. Uç noktadan, rijit bir örnek verelim: Adam eşini telefonla arayıp yemeği salça ile değil domatesle yapmasını söylüyor. Akşam eve geldiğinde yemeğin salça ile yapılmış olduğunu görünce başlıyor eşiyle tartışmaya. Tartışma öylesine ileri boyutlara gidiyor ki, adam eşini dövmekle yetinmiyor, eline geçirdiği bıçakla kadın cağızı bilmem kaç yerinden delik deşik ederek öldürüyor. Buradaki asıl sebep yemeğin salça ile yapılması değil, sevgi yitimidir. Zira seven ve sayan insan böyle yapmaz. Seven insan, eşi ona soğan ekmek çıkarsa onu hoşgörü ile karşılar. Konuyla ilgili muhabbetimiz esnasında bir arkadaşım şöyle bir ifadede bulundu: “Riyadan Rabbime sığınarak şunu itiraf etmiş olayım ki, rahmetli eşimle 19 yıl beraberliğimiz oldu ve hiçbir zaman kendisine özel olarak “akşama şu yemeği yapar mısın?” dememişimdir. Hatta kendisi “yarın şu yemeği yapayım mı?” diye sorduğunda, “sen bilirsin” cevabını vermişimdir. Bir kez olsun asla yemeği veya başka bir şeyi sorun yapmamışımdır. Aslında bu bir övünç vesilesi değildir, olması gereken budur.”

Burada geçimsizliklerden ve boşanma olaylarından söz ederken asıl vurgulanmak istediğimiz husus, “şeytan ufak ayrıntıda gizlidir” gerçeğini aktarmak. Bakınız ufak bir tartışma nelere mal oluyor ve nereye kadar gidiyor? Önemli olan ufak tartışmalara bile mahâl vermemek. Zira örselenen ve kırılan kalplerin tamiri çok zor oluyor. Şunu bilin ki, acı bir söz yıllarca unutulmaz. Bu konuda mazeret olarak, “Dilin kemiği yoktur” denilmekte. O hâlde kişi diline karşı teyakkuz hâlinde olmalıdır. Kendisini her daim güzel sözlü olmaya alıştırmalıdır. Ki bu bizim dinimizin en temel kurallarındandır. Nitekim Rabbimiz genel bir prensip olarak şöyle buyurmaktadır: “İnsanlara güzel söz söyleyin.” (Bakara:83)  Bir başka ayet-i kerimede ise şu gerçeğe işaret edilmektedir: “Güzel sözler ancak Allah’a yükselir. Salih ameli de güzel sözler yükseltir.” (Fâtır:10) Demek ki, dinimizin kurallarına riayet edilse hiç kuşkusuz hırgür ve geçimsizlikler de bertaraf edilmiş olur. Görülen o ki, dinden, din prensiplerinden, dinin adab-ı muaşeretinden uzaklaşmak toplumumuza pahallıya mal oldu. Siz okuyucularımızı temin ederim ki, bütün sosyolojik sorunların nedeni yüce dinimizin nezaket ve nezafet kurallarından uzaklaşılmasında yatmaktadır. Bakınız Rabbimiz Abese Sûresi’nin 1’nci ayetinde kızgın bakmayı, surat ekşitmeyi haram kılmış, Lokman Sûresi’nin 19’ncu ayetinde ise ses tonunun yükseltilmesini men etmiş. Eşler sadece bu iki kurala riayet etse, bu iki kuralı yaşam felsefesi hâline getirse inanın geçimsizlik diye bir şey kalmaz. Bunlar yüce dinimizin en önemli ahlâkî kriterleridir.

Bu nedenledir ki, merhum Erbakan Hocamız toplumsal sorunlara değinirken ve bir takım siyasî demeçler verirken, “Önce ahlâk ve maneviyat” diyordu. İslâm ahlâkının egemen olduğu bir toplumda bırakınız boşanma hadiselerini, geçimsizliklere bile yer yoktur. Zira böylesi bir toplumda insanlar nezaket sahibidirler eşlerine, aile bireylerine ve diğer insanlara iyi ve kibar davranmasını bilirler. Yeryüzünü yaşanır kılmaktan söz edecektik ancak şu bir gerçek ki Rabbimiz yeryüzünü zaten yaşanır kılmış. İnsanlar yeryüzünü zindana çevirmektedirler. Bazıları da hayatı eşlerine zindana döndürmektedirler. İşte bu olmamalı. Buna asla hakkımız yok. Bildiğiniz gibi Medine şehrinin ismi cahiliye döneminde Yesrib idi. Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) bu şehirde İslâm medeniyetinin temellerini atınca aynı anlama gelen Medine ismini bu şehre vermiş oldu. Bu şehre “Medine-i Fazıla” denilmesinin nedeni insanların fazilet sahibi olmalarındandır. İşte bütün mesele Müslümanlar yaşadıkları beldeleri faziletle, erdemle, nezaket ve nezafetle donatmalıdırlar. Bundan sonrası ise mutluluktur, huzurdur. Yine Medine dönemine “Saadet Asrı” denmesi de insanların İslâm ile şeref bulup saadete, mutluluğa ulaşmalarındandır.

Sonuç olarak diyeceğimiz o ki, aslında kavgasız, nizasız bir hayat zor değildir. Geçinmek kolaydır. Ama günümüz insanlarının pek çoğu zor olanı yani geçimsizliği tercih etmektedir. Çünkü günah ve haram lokma tatlı gelmektedir. Harama bakılmasa, günaha meyledilmese gönül harama kaymaz ki. Ancak bu noktada çok önemli bir husus var. Şöyle ki, geçimsizliğin en büyük etkenlerinden biri haram lokmadır. Yüce Rabbimiz insan bedenini helâl rızka göre yaratmıştır. Bedene haram girdikçe, beden haram hücrelerle inşa oldukça ruhsal mutasyon, ruhsal çürüme de beraberinde gelmektedir. Haram ile beslenen bedenin harama tevessül etmesi gayet doğal bir durumdur. Haramla beslenenlerin helâl alanda kalmaları mümkün değildir. Agresiflik ve şiddete teşne olma hâli hep haram lokmadan mütevellittir. Bunlar birbirine bağlı unsurlardır. Hayat boşluk kabul etmemektedir. Biz hayatımızı helâl ile doldurmak durumundayız. Bizim teritoryal alanımızı helâl sınırları belirlemelidir ki mutluluğa erişmiş olalım. Erişmiş olmak erişkin olmaktan geçer. Erişkin insanlar ise kavgacı ve geçimsiz değildir. Aksine nezaket ve nezafet sahibidir.