Hazım Koral - Vefa Kavramı..

27.10.2017 16:45

Günümüzde en çok ihtiyacımız olan davranış kalıplarından biri “vefa” olsa gerek.



Zaman zaman vefa kavramı ile alakalı bir mevzu açıldığında, bazı arkadaşlarımız, “ya vefa dediğin İstanbul’da bozası meşhur bir semt” deyip esprili bir şekilde günümüz insanlarında vefa kalmadığını vurgulamak istemektedirler. Elbette ki haklı bir serzeniş.. Günümüzde en çok ihtiyacımız olan davranış kalıplarından biri “vefa” olsa gerek. İnsanlar yek diğerine karşı kadirşinas olmayı yitirince ortalıkta vefa diye bir olgu kalmaz elbette. Oysa atalarımız bunu o kadar güzel özetlemiş ki, başka söze hacet kalmamaktadır: “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır.” Ama gelin görün ki, bırakın bir fincan kahveyi, yaptığınız nice iyilikler, yaptığınız nice fedakârlıklar bir çırpıda heba olmaktadır. Elbette ki, atalarımız bunun da çaresini bulmuş: “İyilik yap dereye at, balık bilmezse Hâlîk bilir.” Amenna ve elbette öyledir. Zaten yapılan iyilik Allah rızası için olmalıdır. Ama bizim bu satırlarda anlatmak istediğimiz Müslüman bir şahsiyete hiç de yakışmayan nankörlükle alakalı, vefasızlıkla alakalı şeylerdir.

Biraz açacak olursak; atasözünden verdiğimiz örnekteki gibi yüce dinimiz iyilik yapmayı ve sosyal dayanışmayı sürekli teşvik etmektedir. Ayetlerde ve hadis-i şeriflerde bunları görmekteyiz. Aslında vefa kavramı Müslüman şahsiyetin ayrılmaz yani mütemmim vasfıdır. Çünkü erdem ve fazilet adına vaz edilmiş ilâhî öğretiler Müslüman şahsiyete kişilik kazandırmak için vardır. Bu ögeler kuşanılırsa insanı erdemli ve fazilet sahibi yapar. Öyle veya böyle eskiden bu değerlere çok önem verildiği anlatılır. Şimdilerde ise kime sorsanız, “İşte efendim vefa dediğiniz şey eskidenmiş, şimdi insanlarda vefa mı kaldı?” türünden cevaplar verilmekte. Değerler erozyonu yaşandığı muhakkak ama birçok insanımız da, “Ne yapmalı da bu toplum tekrar eski değerlerine yönelse?” türünden sorular sormakta ve kafa yormaktadırlar. Elbette bu bağlamdaki savrulmalar sağduyu sahibi insanlarımızı endişeye sevk etmektedir. Şikayetçi olmakla belki haklı olabiliriz ama bizler de bu toplumun bireylerinden bir bireyiz ve kısacası sorumluyuz.

Rad Sûresi’nin 11’nci ayetinde mealen şöyle buyrulmakta: “Bir toplum, sahip olduğu ilahî-insanî değerleri, kendilerindeki erdem ve fazilete ilişkin yüksek hasletleri değiştirmedikçe, Allah o milletin elinde olan nimetleri değiştirmez, sosyal, siyasî ve ekonomik düzenlerini bozmaz.” Demek oluyor ki, eşyanın tabiatı boşluk kabul etmediği gibi, değerler üzerinde de boşluk oluşmaya başladığında toplumsal sorunlarla karşılaşmak kaçınılmaz olmaktadır. Çünkü insanlarda vefa kalmayınca vefasızlıklar, kadir kıymet bilmemeler devreye girer. Bu olumsuz gelişmeler ise insanların birbirlerine olan güven ve itimatlarının kaybolması da beraberinde gelir. Ortalığı sadece kendi menfaatini, kendi çıkarını düşünen benmerkezci egoist insanlar kaplar. Nitekim toplumumuz adeta böylesi bir evrilme yaşıyor. Yapılan iyiliklere karşı nankörlükler had safhada. Eskiden yarım elmayla da olsa bir gönül alma olayı vardı. Esnaf ticaretini çalmadan çırpmadan yapıyordu. Ya şimdi esnafın çoğu bir koyup beş almanın derdine düşmüş. Ya gıda üzerine üretim yapanlara ne demeli? Hijyenik olmayan ortamlarda gıda maddeleri entegre ediliyor. Öte yandan gıda maddelerinin raf ömrünü uzatmak için kanserojen ihtiva eden kimyasal maddeler kullanılıyor.

Kısacası az önce aktardığımız ayet-i kerimede de belirtildiği üzere sosyal hayatın her alanında sıkıntılar mevcut. İnsana değer verilmiyor. İnsana değer verilmeyen bir ortamda insanî ilişkilerin iyi olması mümkün müdür? İnsanlar her şeyden önce sevgi yitimi yaşıyor. Sevgi olmayınca kadirşinaslık olur mu? Vefa olur mu? Şu bir gerçek ki, yediden yetmişe öz değerlerimizin kuşanılmasına yönelik köklü bir değişime ihtiyaç var. İşin aslına bakacak olursak yedi yaşından sonra geç kalınmış olunuyor. Elbette, “Zararın neresinden dönülürse kârdır” ancak asıl olarak yüce erdemler insanlara çok küçük yaşta aşılanmalı. Pedagoji uzmanlarına göre kişilik yedi yaşında oturmuş olmaktadır. Şu hâlde bu işe çok ufak yaştan başlanmalı. Ebeveynlere bu konuda büyük ödevler düşmektedir. Eğer anne-babalarda bu konuda eksiklik varsa vay o çocukların hâline. Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: “Allah Teâlâ, çocukların ahlâkî eğitimde ihmal edilişlerine gazaplandığı kadar hiçbir şeye gazaplanmamıştır.”  Bu hadis-i şerif bize her şeyi ayan beyan açıklamıyor mu? Toplumsal dezenformasyonun asıl sebebi bu olsa gerek.

Siz çocuğunuza küçük yaşta paylaşmayı öğretmezseniz, onun büyüyünce vefakâr olması mümkün değildir. Ebeveynler çocukları daha iki-üç yaşlarındayken gözlemlemeli. Çocuk kendini o yaşta belli eder. Çocukta o yaşlarda olumsuz tavır görülürse mutlaka pozitif anlamda motive edilmelidir. Ufak yaşta paylaşmayı öğrenen çocuk, bu devranışlarını kişilik hâline dönüştürür ve ileriki yıllarda hep o minval üzere bir yol tutar. Çocuk yapılan iyilik karşısında anne-babasına da teşekkür etmesini bilmeli. Çocuk büyüklerinden bir iyilik gördüğünde minnet duymalı. “Bunlar bana böyle davranmaya mecburlar, benim her istediğimi yerine getirmeliler” gibi duygulara kapılmamalı. Baba iyilik yaptığında anne onu teşekkür etmeye teşvik etmeli, anne iyilik yaptığında baba teşvik etmeli. Hatta bu küçük bir hediye de olsa veya bir dondurma dahi olsa çocuk teşekkür etmesini bilmeli. “Buna mecburlar” hissine kapılmamalı. Günümüzde ailelerin yaşadığı en büyük handikaplardan biri budur. Bizzat tanık olmuşsunuzdur, çocuk anne veya babasından bir şey istediği zaman buyurgan bir üslupla bunu dile getirmektedir.

Çocuk belirli bir yaşa geldikten sonra annesi hâlâ onun ayakkabılarını bağlıyorsa, hâlâ annesi onu giydiriyorsa vay o ailenin hâline. Çocuk belirli yaşa gelince kendi ihtiyaçlarını karşılamasını bilmeli. Kendisine yönelik her iyiliğe de minnet duymasını bilmeli ki büyüyünce vefalı bir insan olsun. Vefa duygusuna sahip olan bir insan fazilet ve erdem sahibidir aynı zamanda. Vefa dugusu insanî hasletlerin anahtarı mesabesindedir. Bu haslet insanda olduğu süre onda egoizm ve çıkarcılık hastalığı görülmez. Naifliği ile, kibarlığı ile çevresindeki insanlara güven telkin eder. İnsanlar ondan emandadır. Resûl-ü Ekrem Efendimiz, kendisine risalet görevi verimeden önce de “emin” sıfatı ile anılmaktaydı. Vefakâr insanların en önemli sıfatları da “emin” (güvenilir) olmalarıdır. Kendisinden emin olduğunuz insana güvenir itimat edersiniz, malınızı ona emanet edebilirsiniz, ona borç verebilirsiniz. Aynı şekilde vefalı insan sözüne sadık kimsedir. Sözünde durur, sözünü yerine getirir, borç almışsa vaktinde iade eder. Vefakâr insan dostlukta da en sadık kişidir. Kendisine yapılan iyilikleri asla unutmaz, ondan nankörlük asla beklenmez. Hatta kendisine yapılan iyiliğe ilk fırsatta ve daha iyi bir şekilde mukabelede bulunur.

Vefakâr insan dostlarıyla asla ilgisini kesmez. Kadirşinastır, bir fincan kahvenin kırk yıl hatırını güder. Vefakâr insanların en büyük özelliği ise Allah Teâlâ’ya karşı nankör olmamalarıdır. Zira onlar öncelikli olarak kendilerine bahşedilen nimetlerin yegâne sahibi olan Allah Teâlâ’ya karşı minnet içerisindedirler. Allah Teâlâ’yı yegâne rızık verici olarak bilirler ve bunun şükrünü ifa etmek için kulluk görevlerini eksiksiz olarak yerine getirmeye çalışırlar. Allah Teâlâ’ya karşı vefalı olan elbette ki kullara karşı da vefalı olur, kadirşinas olur. Demek oluyor ki, çocuklar daha yedi yaşına gelmeden yaratıcı ve nimet verici olarak Allah Teâlâ’yı bilip tanımalılar. İlk önce O’na minnet duymayı öğrenmeliler.

 

 Allah Teâlâ Kûr'ân-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır: "Rabbin ondan başkasına ibadet etmemenizi ve anne babaya iyilik etmenizi emretmiştir. İkisinden birisi yahut her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara ‘öf’ bile deme; onları azarlama onlara güzel söz söyle; onlara rahmet ve şefkat dolu tevazu kanadını ger. Onlara alçak gönüllü ve şefkatli davran ve onlar hakkında dua edip şöyle de: ‘Ey Rabbim, bunlar küçükken beni nasıl yetiştirip büyüttülerse, sen de onlara merhamet et, acı" (İsra: 23-24)

Ayette de görüldüğü gibi vefa ve sadakat Allah Teâlâ’ya kullukla başlar ve ardından ebeveyne karşı nasıl bir vefa gösterilmesi gerektiği vurgulanır. Anne ve babaya saygı ve hürmetin gerekçeli kararı ise Lokman Sûresi’nin 14’ncü ayetinde şöyle açıklanmaktadır: "Biz insana anne ve babasını tavsiye ettik anası onu zayıflık üstüne zayıflık çekerek karnında taşımıştır. Onun (memeden) ayrılmasıda iki yıl içinde olmuştur onun için biz insana bana ve ana – babana şükret, dönüş banadır diye öğüt verdik" Bütün bu buyruklar karşısında Müslüman kişi öyle teslimiyetçi bir tavır sergilemeli ki, Rabbine şöyle niyazda bulunmalıdır: "Bana ve anne babama verdiğin nimetlere şükretmemi, senin razı olacağın salih amel işlememi bana ilham et. Neslimi de salih kimseler yap. Şüphesiz ben sana döndüm. Muhakkak ki ben sana teslim olanlardanım." (Ahkaf:15)

Öncelikle şunu belirtmiş olalım ki, İslâm içerisinde farklı açılımları olan evrensel bir paket programdır. Ayetlerde görüyoruz insanın yeryüzünde ontolojik anlamdaki varlık sebebi Allah Teâlâ’ya kulluk olarak izah ediliyor ama akabinde de başka sorumluluklar devreye giriyor. Örneğin, anne-babaya iyilikle davranmak, akabinde ise akraba ve komşuluk ilişkilerinin nasıl olması gerektiği, ayrıca yoksul ve yetimlere sahip çıkılması vurgulanıp sosyal sorumluluklar hatırlatılmakta: “Allah'a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.” (Nisa:36)

Konumuz vefa olması hasebiyle şöyle bir açıklamada bulunmak istiyoruz: Vefalı olmak sadece kadirşinas olmak, sadece yapılan iyilikleri unutmamak anlamında değil, ahidlere karşı da vefalı olmaktır asıl olan. Onun için “ahde vefa” imanî bir meseledir. “Onlar, Allah'ın riâyet edilmesini emrettiği hakları yerine getiren, Rablerine saygı besleyen ve kötü hesaptan korkanlardır.” (Rad:21) Bu ayet-i kerimede vasfedilen Müslümanlara bugün ivedilikle ihtiyaç var. Gerek Müslüman bireylerde tanık olunan, gerek Müslüman toplumlarda görülen veya tüm İslâm ümmeti bazında müşahade edilen o ki, ayette belirtilen tutumun adeta tam aksi yaşanmaktadır. Elbette azınlıkta olmaları hasebiyle istisnalar kaideyi bozmaz. Ancak abartısız ifade edecek olursak İslâm ümmetinin % 70’i vefa yitimi yaşamaktadır. Bu durum şarkı-türkü sözlerine bile sirayet etmiş: “Eller kadir kıymet bilmiyor anne.” Evlatlarından muzdarip olan bazıları ise bu sözü şöyle uyarlamış: “Evlat bile kadir kıymet bilmiyor anne.”

Evet; günümüzde ne yazık ki, sadece eller değil, evlatlar bile kadir kıymet bilmemekte ve edebe mugayir kaba tutum ve davranışlarıyla anne-babalarını üzmektedirler, incitmektedirler. Elbette ki bütün bunlar vefa duygusu yitiminden kaynaklanmaktadır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) bir hadis-i şeriflerinde şöyle bir uyarıda bulunmaktadır: “Üç günah vardır ki cezası ahirete bırakılmadan bu dünyada verilir: ‘Anne ve babaya eziyet etmek, insanlara zulmetmek, iyilik karşısında nankörlük (vefasızlık) etmek.”  Anne-babaya eziyet edenler her şeyden önce vefa duygusundan yoksundurlar. Aynı şekilde insanlara zulmedenler asla kadirşinas değillerdir. İyilik karşısında nankörlük edenler de dünyanın en vefasız insanlarıdır. Yüce Rabbimiz bu tür insanlardan son derece rahatsız oluyor ki, cezalarını ahirete bırakmadan bu dünyada veriyor. Elbette ki Bakara Sûresi’nin 85’nci ayetinde belirtildiği üzere, bu tür insanları ahirette de azap beklemektedir.

Sonuç olarak ifade edecek olursak, yüce dinimiz İslâm, insanı fıtratıyla buluşturmak istemektedir. Zira yüce erdemler aslında insanın fıtratında vardır. Ancak insanın doğup büyüdüğü aile ortamı ve çevresi erdem erozyonuna da sebebiyet verebilmektedir. Cahiliye dönemini bir düşünelim. Az da olsa o toplumda da erdemli insanlar vardı, ancak çoğunluğu soysuz ve ahlâksız insanlar oluşturuyordu. Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) Mekke’de tesis etmek istediği Allah Teâlâ’ya kulluk kapsamında yüce erdemlerden başkası değildi. Buna orada muvaffak olamayınca Yesrib’e hicret etmek zorunda kaldı. Resûl-ü Ekrem Efendimiz (s.a.a) Yesrib’te amacına ulaşınca bu şehrin ismini “Medine-i Fazıla” (faziletliler-erdemliler şehri) olarak değiştirdi. Zaten Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: “Ben yüce ahlâkı tamamlamak üzere görevlendirildim.” İşte bütün mesele, İslâm’ın insana sunduğu ilâhî değerleri kuşanmakta yatmaktadır. İnsanı erdemli kılan bu değerlerden uzaklaşıldıkça ortalık vefasız insanlarla dolmuş. Çevremizde sık sık tanık olduğumuz vefasızlıklara ve nankörlüklere rağmen biz yine de gelecekten umudumuzu yitirmeyelim. Zira insanlar bir fazilet arayışı içindeler bunu da görmüş olalım. Yeter ki, bizler çocuklarımızla ve aile bireylerimizle eredemli olmaya doğru sabit adımlar atmış olalım. Eğitim ve motivasyon ailede başlar bunu da unutmayalım.