Siyonistlerin Kuklası Küstah Trump

21.12.2017 19:00

Bazıları Trump için, “fitnenin fitilini ateşledi” deseler de biz bu ilân için, “sonun başlangıcı” diyoruz.



Aslında Trump’ın küstahça yapmış olduğu açıklama “malumu ilam”dan başka bir beyanat değil. Zira bu açıklamaların öncesi de var. Şu gerçeği bilmiş olalım ki, Siyonizmin hedefi “arz-ı mevud” (vaadedilmiş topraklar) dedikleri Fırat ve Nil havzası içerisindeki coğrafyadır. Bu insanlık düşmanı güruh, kendilerini böylesi bir hedefe kitlemiş bulunmaktadırlar. Sınırlarını ilân etmemelerinin nedeni de budur. Dünyadaki bütün ülkelerin Birleşmiş Milletler nezdinde sınırları tescillidir. Ancak Siyonist İsrail hariç. Böyle olması da bir yönüyle kendilerinin illegal olduğunun ilanıdır. Bu nasıl bir rejimdir ki, sınırları belli değil? Çünkü maksatları sadece Filistin topraklarını değil İslâm coğrafyasının büyük bir bölümünü, yani Fırat ile Nil havzası arasındaki bölgeyi tamamen işgal etmek. Bayraklarının üzerindeki iki mavi şerit bu anlama gelmektedir. Ellerindeki muharref Tevrat’a dayanarak, ısrarla, “Bu toprakları bize Allah vaddetti” demektedirler. Bu nedenledir ki, hedeflerine ulaşmak için yüz yılı aşkın bir süredir uğraş ve çaba içerisindedirler. Bilindiği üzere ilk Siyonist Kongre (1897)Theodor Herzl’in başkanlığında İsviçre’nin Basel şehrinde toplanmıştı. Bu toplantıda yapılan uzun müzakerelerden sonra alınan karar “arz-ı mevud” ideallerinin hayata geçirilmesine ilişkindi.

 

Basel Kongresi’nden sonra, (ellerinde muharrip-askeri güç olmadığından dolayı) başta İngiltere olmak üzere Avrupa ülkelerinden destek almak için hummalı bir şekilde lobi çalışmalarına başladılar. Bu meyanda İngiltere ve Fransa’dan destek ve teminat almış oldular. Elbette ki, bu zaman sürecinde şartların olgunlaşmasını da beklemek zorunda kaldılar. Zira Osmanlı Padişahı Abdülhamit ile yaptıkları görüşmaler ve dış borcun silinmesine yönelik talep karşısında ellerinin boş dönmesinden dolayı 1915 yılını beklemeye koyuldular. Osmanlı açısından 1912 yılında Balkanlar’ın düşmesi, akabinde Birinci Dünya Harbi, Çanakkale savaşı ve Anadolu topraklarının yedi düvel tarafından işgale koyulması, ardından gelen Arap isyanları Siyonistlere fırsat doğurmuştu. Özellikle Siyonistlerin Şerif Hüseyin ve oğlu Faysal ile 1915-1916 yıllarında gizli gizli temasa geçmeleri ve Filistin topraklarına Yahudi göçü için onay almaları, akabinde 1916 yılında İngiltere ve Fransa dışişleri bakanları Sir Mark Sykes ile Françeois Georges Picot’un kendi isimlerini verdikleri “Sykes-Picot Anlaşmaşı”nı imzalamaları Siyonistler için ikinci bir hamle ve ikinci bir dönüm noktası olmuştu. Zira bu anlaşmada Filistin toprakları İngiltere’ye veriliyordu.    Buna istinaden 2 Kasım 1917 tarihinde İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour, Filistin topraklarını Siyonistlere vereceğine dair bir deklarasyon yayınlıyor ve bunu o günkü Siyonistlerin temsilcisi Rothschild’e gönderiyor. Bu teminat mektubu, tarihe “Balfour Deklarasyonu” olarak geçmiştir. Bu karara istinaden 9 Aralık 1917’de İngiltere Filistin topraklarını ve Kudüs’ü işgal etmişti.

 

İngiltere’nin işgali tam otuz yıl sürdü. Bu süre zarfında İngiltere mazlum Filistin halkına tecrit ve soykırım uyguladı. İngiltere, Filistin halkına iki seçenek bırakıyordu, “ya bu topraklardan gideceksin veya öleceksin.” Buna rağmen Filistin halkı irili ufaklı birçok direniş gücü oluşturmuştu. Bunlar bütün imkansızlıklarına rağmen işgalci İngiliz güçlerine karşı mukavemet göstermeye çalışıyordu. Bu dönem içerisinde İngilizler ise Siyonist çetelerle işbirliği yapıp sürgün ve katliam işini birlikte yürütüyorlardı. Boşaltılan köy ve kasabalara ise başta Avrupa olmak üzere dünyanın birçok yerinden Yahudiler getirilip yerleştirildi. 1947 yılına gelindiğinde ise iş o raddeye vardı ki, İngiltere Siyonistler adına kurmayı vadettiği işgal devletini ilân etmek için ortam hazır hâle gelmişti. Aralık 1947’den Mayıs 1948’e kadar hummalı bir çalışma sürecine girildi. İngiltere, 14 Mayıs 1948'de, Filistin'deki manda yönetimini tek taraflı olarak kaldırdı. Aynı gün BM paylaşım planı uyarınca David Ben-Gurion tarafından İsrail Devleti'nin kuruluşu ilân edildi. Bu ilândan tam beş saat sonra Siyonist çeteler bir devlet olarak kendilerini Birleşmiş Milletler’e tescil ettirdiğinden dolayı düzenli orduya geçerek işgal ve katliamlarına hız verdi. Kısaca ifade etmek gerekirse Filistin topraklarının işgali 1917 yılında başlamış oldu ve 14 Mayıs 1948’den sonra farklı bir ivme kazanarak o gün, bugündür yani tam bir asırdan beri bu topraklarda aralıksız ve kesintisiz bir şekilde işgal, zulüm ve katliamlar devam ediyor.

 

1967 senesinde işgal ettikleri Kudüs’ü zaman içerisinde başkent yapmanın hayaline kapılmış oldular. Siyonist rejimin elebaşları zaman zaman bu düşüncelerini dile getirmekteydiler. 1980 senesinde ise bu düşüncelerini alenen ilân ettiler.1995 yılında ise ABD Kongresi de aldığı bir kararla Kudüs’ü Siyonist rejimin başkenti olarak kabul etmişti. Nasıl olsa Siyonist İsrail’in hamilik görevi İngiltere’den alınalı yıllar olmuştu.

 

7 Aralık 2017’de ise ABD Başkanı Trump, kararnameyi imzalayarak Kudüs’ü işgalci Siyonist İsrail’in başkenti ilân etti. Bu ilân bütün dünya Müslümanlarının tepkisine yol açmış oldu. O günden beri bütün İslâm dünyasında protesto gösterileri ve çeşitli nümayişler yapıldı. Bu olaya Müslümanları tepki vermesi gayet doğal ve yerinde bir durumdur. Çünkü Kudüs Filistin’in ebedi başkenti olmakla birlikte İslâm ümmetinin yeryüzündeki üç kutsal mekanından biridir ve Kudüs kentinde bulunan Mescid-i Aksa Müslümanların ilk kıblesidir. Trump, daha önceki küstahlıkların tekrarını dile getirerek ABD’nin büyük şeytan oluşunu da tescillemiş oldu. Trump veya ABD kim oluyor da böyle bir tasarruf yetkisini kendisinde görüyor? Bu ne küstahlık, bu ne cüret?! Kudüs babalarının tapulu yeri mi? Eğer Siyonistleri bu kadar çok seviyorlarsa, eyaletlerinin bir köşesinde onlara toprak versinler. Farkında olmadan kendi başlarına çorap örmektedirler. Başta hain Suud rejimi olmak üzere bazı Arap ülkelerini kafalayıp pasifize etmekle bütün ümmetin kendilerine boyun eğeceğini sanmaktadırlar. Oysa büyük bir yanılgı ve büyük bir yanılsama içerisindeler. Zira ümmet bünyesinde olan direniş hattı öylesine büyük bir dalga oluşturuyor ki, bir gün gelecek bu direniş erleri karşısında müthiş bir yenilgi tatacaklar ve hüsrana uğrayıp tarih sahnesinden silinip gidecekler.

 

Bazıları Trump için, “fitnenin fitilini ateşledi” deseler de biz bu ilân için, “sonun başlangıcı” diyoruz. Elbette ki Trump, cehaletinden ve densiz-dengesiz serseri hâllerinden neş’et eden cesaret ve küstahlıkla, uluslararası hukuk normları karşısında ve dünya toplumları nezdinde ağır sonuçlar doğurabilecek, bölge ve dünya barışı için tehlikeli sonuçlar oluşturabilecek şekilde ihlallerde bulunmaktadır. Kısacası Trump aldığı kararlarla, İslâm ümmetine, BM kararlarına, Çin, Rusya ve AB gibi büyük güçlere ve dünya kamu oyuna karşı hadsiz meydan okumakta, herkesin kendi kararlarına saygı duymasını istemektedir. Trump, BM ile alay edercesine BMGK’nin 1980’de İsrail’in Kudüs’ü ilhakını ve başkent kararını geçersiz sayan 478 sayılı kararını hiçe sayıp kendini dünyanın tek karar alıcısı gibi göstermeye çalışmaktadır. Kudüs’ün Siyonist rejimin başkenti olması demek, Filistin’in tamamen haritadan silinme teşebbüsüdür. Zira Kudüs Filistin’in başkentidir. Bir ülkenin başkentini ilhak etmek, o ülkeyi toptan işgal etmek demektir. Buna asla muvaffak olamayacaklar. Filistin davasına ilişkin bir husus daha var o da şudur: Biz Müslümanlar açısından Kudüs Filistin’in başşehridir. Tamam ama, başta Kudüs olmak üzere Filistin topraklarının % 87’si işgal altında. Biz ümmet olarak Kudüs’ten vazgeçmediğimiz gibi, Filistin topraklarının bir karışından dahi feragat edemeyiz. Ancak şu da bir gerçek ki, Kudüs davasına ihanet bizzat bazı Arap ülkelerinden aleni olarak gelmektedir.

 

İşgal altındaki Filistin topraklarında Siyonist İsrail adına yayın yapan Kanal 10 televizyonu, Trump'ın Kudüs hakkındaki skandal kararının Mısır ve Suudi Arabistan ile ortak alındığını iddia etti. Bilindiği üzere üç lider, son olarak Riyad'da "ışıklı küre"nin etrafında bir araya gelmişti. Burada Filistin ve Kudüs’e yönelik bir takım kararlar alındı. Akabinde ise, Suud müftüsü, “İsrail ile savaşmak haramdır, Hamas terör örgütüdür” diyerek beyanatlarda bulundu. Bu ne demektir? “Oturun oturduğunuz yerde bir hafta on güne varmaz Kudüs Siyonistlerin başkenti olarak ilan edilecek, sakın taşkınlık yapmayın” demek değil midir? Nitekim Rast Haber portalında yayımlanan bir yazıda şu açıklamalara yer verildi: “Siyonist işgal rejimi İstihbarat Bakanı Yisrael Katz, Amerika’nın Kudüs’ü İsrail’in yeni başkenti olarak tanıma kararını daha önce bazı Arap ülke liderleri ile paylaştığını söyledi. İsrail televizyonuna konuşan Katz, Donald Trump’ın ABD büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıma kararını bazı Arap liderler ile istişare ederek aldığını söyleyerek ‘Arap liderleri ile yapılan görüşmeler ise Filistinlilerin karara karşı gösterecekleri tepkileri kontrol etmek için yapıldı’ ifadesini kullandı. Washington’un aldığı karara karşı oluşturulan ortak cepheyi de değerlendiren Katz, Suudi Arabistan ile İsrail’in ortak çıkarları olduğunu vurgulayarak; ‘Özellikle İran iki ülke için de ortak tehdittir’ dedi.”

 

Biz yine de şunu ifade etmiş olalım ki, başta Suud rejimi olmak üzere, bir takım Arap ülkelerinin düşündüğünün aksine, Kudüs’ün bir kısmından veya Filistin topraklarından asla taviz veremeyiz. Siyonist İsrail’in Filistin toprakları üzerindeki varlığı tamamen gasp ve işgale dayalıdır. Sayın Erdoğan’ın da ifade ettiği gibi, “İsrail bir işgal devletidir, İsrail bir terör devletidir.” Biz de diyoruz ki, “terör ve işgal devletinin asla meşruiyeti olamaz.” Aslında bu gerçeği Beyaz Saray ve Pentagon’daki eşkıya sürüsü ve bunların elebaşısı Trump’da çok iyi biliyor. Ama yüz yıllık şeytanî plânları var ya, bunu ibraz etmek zorunluluğunu hissediyorlar. 1980 senesinden beri zaten bu karalarını öteleyip duruyorlardı. Ama bir Donkişot, bir deli çıkıp bunu tekrar gündeme taşımalıydı. Trump’ın bir başka niyeti ise, böylesi bir provakasyonla Filistin halkını tahrik edip sokağa dökmek. Ve öfke patlaması hâlinde olası olaylara şiddetle karşılık verecek olan işgalci İsrail’in eline gerekçe sunmuş olacak.. Kısacası böylesi bir provakasyonla sokağa dökülen Filistin halkının üzerine modern silahlarla donattığı Siyonist askerlerine bol miktarda kurşun sıktırıp katliam yaptıracak. Kendi gazeteleri ise, katledilen Filistinli gençler için, “teröristler tesirsiz hâle getirildi” diye yazacak.

 

Küstah Trump, Müslümanların kırmızı çizgisi olan Kudüs üzerinde açık açık ateşle oynamaktadır. Şu gerçeği bilmiş olalım ki, Ortadoğu’da savaşlar çıkarmaya çalışan ABD tam bir müfsidün fil-arz ve fitneci rolünü oynamaktadır. Esasen ABD yeni bir strateji geliştirip doğrudan müdahale yerine, başta Ortadoğu olmak üzere, dünyanın bir çok noktasında da benzer savaşları tetiklemeye çalışan global provokatör olma yolunda dengesizce ilerlemektedir. Son zamanlar terör örgütlerine binlerce tır silah vermesi bunun en bariz kanıtıdır. Müslümanlar iç karışıklıklarla, etnik çatışmalarla ve mezhebi gerginliklerle uğraşırken o kalkıp Kudüs’ü babasının malıymış gibi işgalci Siyonist çeteye peşkeş çekmeye yelteniyor. Daha önce ifade ettiğimiz gibi Trump bu işe girişirken Suudi Arabistan, Mısır, Bahreyn rejimlerini ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni yanına almayı da ihmal etmedi. Bu rejimler ABD’nin yanında saf tutmakla alenen Filistin davasına ihanet etmiş oldular. Arap liderleri bu tutumlarıyla Trump’ın suç ortağı konumundadırlar. Özellikle de Suud Veliahdı Prens Muhammed bin Selman ve BEA Veliahdı Prens Muhammed bin Zeyd el-Nahyan, Trump’ın işbirlikçisi olan hainlerin başında gelmektedirler. Arap ülkelerinin desteklerinden dolayı, Siyonist analistler, Trump’ın kararına karşı Müslüman kamuoyu tarafından gösterilecek tepkilerin bir anlam ifade etmeyeceğini, Arap ve İslam dünyasında caydırıcı bir gelişmenin olmayacağını söylüyorlar.

 

Şu hakikati bilmiş olalım ki, ABD hiçbir zaman Müslüman ülkelerin dostu ve müttefiki olmamıştır. Siyonistlere olan desteği ve terör örgütlerine yaptığı silah yardımları ve geçmişte Afganistan ve Irak’ı tarumar etmesi bunun en bariz göstergesidir. Trump’ın Siyonist İsrail adına Kudüs’ü başkent ilan etmesi ve elçiliklerini bu kente taşıma kararı her şeyi ortaya sermiş oluyor. Müslüman ülkeler ABD ile olan ilişkilerini mutlaka gözden geçirmeli ve yaptırımlar uygulamalıdır. Konumuzla alakalı olamsı hasebiyle “Öze Dönüş Hareket”nin yayımladığı bildiride geçen son paragrafı okuyucumuzla paylaşmış olalım: “Amerika’yı bu kararından kendisine karşı uygulanacak yaptırımlar caydırır. Kuru laf ve görültüler, Trump’ı hizaya getiremez. Dünya Müslüman Alimler Birliği Genelsekreteri Karadaği’nin, ‘tüm İslam ülkelerinin ABD’ye diplomatik ve ticari baskı uygulama’ önerisi, İslami Cihad Sözcüsü Davud Şihab’ın, ‘Arapların ve müslümanların ABD’yi dost ve müttefik edinmeyi durdurmaları, Arap Barış Girişiminin geri çekilmesi, İsrail ile normalleşmeyi durdurmaları ve İsrail elçiliklerinin kapatılması’ teklifi ve Mukteda Sadr’ın, ‘Müslüman ülkelerdeki Siyonist rejim elçiliklerinin kalıcı, Amerikan elçiliklerinin de geçici olarak kapatılması’ önerisi gibi somut adımların İslam ülkeleri tarafından atılması anlamlı sonuçlar doğurur. Trump’ın bu hamlesi karşısında susmak veya pasif kalmak, çok daha büyük ve tehlikeli sonuçlara yol açacaktır. Devletlerin geliştireceği tepkilerden ayrı olarak milletlerin sosyal medya üzerinden göstereceği tepkiler, yürüyüş ve protestolar, bildiriler, toplantılar, boykotlar büyük bir önem ve anlam taşımaktadır. Müslüman devletler ve milletler olarak Trump’a geri adım attıramazsak, Kudüs’e veda etmemiz gibi dramatik ve zillet içeren bir tehlikeyle yüzleşmemiz kuvvetle muhtemeldir.”

 

İslâm İşbirliği Teşkilatı’nın İstanbul’da toplanması ve bu toplantıda alınan kararlar oldukça manidar ancak 57 Müslüman ülkeden sadece 18 tanesinin üst düzey, yani devlet başkanlığı sıfatıyla toplantıya iştirak etmesi diğerlerinin yalnızca temsilci göndermekle yetinmesi Siyonistlerin ekmeğine yağ sürmüş oldu. Bu durum bile Filistin davasına ihanet değil de nedir? Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın, İslâm İşbirliği Teşkilatı’nın toplantısında “Kudüs bizim kırmızı çizgimizdir” deyip, İsrail’i “işgalci ve terör devleti” olarak ilân etmesi Müslüman halkımızın yüreğine su serpmiş oldu. Ancak bu beyanatların akabinde, Türkiye komuoyu olarak bizim beklentimiz Siyonist İsrail ile her türlü diplomatik ve ticari ilişkilerin kesilmesine ilişkin somut adımların atılmasıdır. İslâm dünyası mutlaka kendi alternatifini oluşturup, akidevî olarak dik duruş sergilemesini bilmeli ve gereğini yapmalıdır. Bakınız, Malezya hükümeti, “Silahlı kuvvetlerimiz bu işe amadedir” gibi laflar etti. İran’ın zaten öteden beri “Kudüs Ordusu” adı altında müstakil olarak bu işe hazır bir askerî birimi mevcut. Öte yandan konumuzla ilgili olarak, 2 Aralık 1917 tarihli Milli Gazete’de yayımlanan haberde şu ifadelere yer verildi: “İran Dışişleri Bakan Danışmanı Hüseyin Şeyhülislam, tüm İslam ülkelerine çağrıda bulunarak; Kudüs’ü korumak ve savunmak için İslam ülkelerinin İran İslam Cumhuriyeti gibi Kudüs ordusu kurmalarını istedi.”

 

 Bu teklif aslında elzem olarak gereklidir. Merhum Erbakan Hocamız’ın siyasî hayatı boyunca dile getirdiği hususlardan biri de, “İslâm Savunma Paktı” veya diğer bir ifadeyle, “İslâm NATO’su” değil miydi? Elbette bunun ön koşulu, “İslâm Birliği”nin tesis edilmesidir. Zaten D-8 projesi de bu amaca matuftur. Kudüs’ün-Filistinin özgürlüğüne kavuşması bu projelerin hayata geçirilmesine bağlıdır. D-8 ve genel anlamda İslâm Birliği’nin tesisi hususunda Türkiye ve İran’a çok işler düşmektedir. Özellikle köklü devlet geleneğine sahip bu iki ülke İslâm dünyasını toparlayacak potansiyele sahiptir. Şu da bir gerçek ki, Kudüs ve Filistin’le ilgili olarak, İslam dünyasında en etkili tepkiyi koyabilecek iki ülke İran ve Türkiye’dir. İran, zaten başından beri, dolaylı olarak da olsa İsrail ile yarı savaş halindedir. Diğer müslüman ülkeler arasında diplomatik ilişkileri kesmekten söz eden ve daha Trump kararını açıklamadan Kudüs’ü kırmızı çizgi ilan eden Türkiye bu sözünün arkasında mutlaka durmalıdır. Hiç kuşkusuz, Türkiye ve İran’ın çabaları ile oluşacak domino etkisi, bütün İslam ülkelerinin, Filistin davasına sahip çıkmalarını da beraberinde getirecektir. Önemli olan mevcut potansiyel ve projenin hayata geçirilmesidir. Bi iznillah gerisi gelir.