Toplumları Ölüler Yönetir

Son Güncelleme : 08.10.2018 12:10

"Bugün yaşadığımız din, Allah’ın gönderdiği din değildir. Topluma Allah mı yön verecek ölüler mi?"



Tarihin ilk zamanlarından beri ölüleri kutsama ve yüceltme fikri hep varolagelmiştir. Bugün, çeşitli müzelerde ve ören yerlerinde gördüğümüz tanrı heykelleri aslında ölmüş ataların hatırasına yapılmış eserlerdir. Bu eserler yapılırken masumane yapılmış olabilir, ancak zaman içerisinde, yaşayan kodamanların kurulu düzeninin koruyucusu olan cansız güvenlikçilerdir. Kendi sistemini kutsallaştırdığı atalarının üzerinden kurunca kolay kolay itiraz edilmez ve kölelik sistemi tıkır tıkır çalışır. Bu tanrılar da kurulu düzenin sembolleridir.

    Bu sistem sadece ilk çağların ilkel sistemi değildir. Bu gün de dahil olmak üzere tarihin her devri bu sistem üzerinden yürümektedir. Toplum ve devletler varlıklarını devam ettirebilmek için bu gibi sembollere ihtiyaç duyarlar. Aynı zamanda bu semboller güç demektir. Yahudilik ve Hristiyanlıkta peygamber sembolü, olduğundan fazla abartılarak tanrılaştırılmıştır. Dolayısıyla bugün yeryüzünde bulunan nüfusun çok önemli bir kısmı bu peygamber sembolü üzerinden varlığını devam ettirmektedir. Yahudiliğin millileşmesi, Hristiyanlığın Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu olarak görmesi olayı, peygamberlerinin ölümünden sonraya rastlar. Dolayısıyla dinin ana omurgası ile oynanmıştır. Bu da toplumları bambaşka bir noktaya sürüklemiş, huzur getirmesi gereken din, siyasi iradenin de topa girmesiyle, bir anda sömürü ve zulüm aracı haline dönüşmüştür. Tarih boyunca siyasiler zırhlarını hep inanç ham maddesinden yapmışlardır. Bu demirden de çelikten de sağlamdır. Çünkü toplumları inanç üzerinden daha uysal hale getirmek veya ülke çıkarlarını korumak için kahramanlığa teşvik etmek daha kolaydır. Avrupa açısından Haçlı Seferlerinin mantığı budur. Ortaçağ Avrupa toplumunun içine düşmüş olduğu girdap ta tam olarak budur. Kiliseye rağmen iki kere iki asla dört edemez, dünya yuvarlak olamaz ve dönemez. Kilisenin söylemi haricinde bilimsel bir gerçeklik yoktur. Bakın işte; kiliseyi ölmüşler yönetiyor, kilise de toplumu.

    İslam aleminde de durum birebir aynı olmasa da süreç olarak benzerdir. Peygamberimizin ölümünden sonra ortaya çıkan karmaşalara baktığımızda şunu görürüz. Peygamberimiz bir hak mücadelesi vermişti ve hak düzeni kurmuştu. Sonrasında ise güç mücadelesi verilmiştir. Gücü eline alan ise dizginleri sıkı tutmak zorunda kalmıştır. Buna karşılık ta muhalif hareketler ortaya çıkmış ve bu dizginleri parçalamaya çalışmıştır. Cemel Olayı ve Sıffin Savaşı bu meselenin çok bilinen örnekleridir. Eğer tarihin detaylarına girerseniz daha nice felaketler ve facialar görebilirsiniz. Peygamberimizin kurduğu sistemden farkını sorarsanız, müslümanların birbirinin kanını akıtmasını söyleyebilirim. Mesele hak mücadelesi olsaydı müslüman kanı niçin aksındı? Her iki gurup ta haktan yana olamadığı içindir ki oluk oluk kan aktı. Kısacası peygamberimizden sonra belirleyici unsur hak değil, güç olmuştur. Mesela Ebu Zer buna direndiği için gücün kamçısını ve sürgününü yemiştir. Bu durumda tarihçilerin ve bizim tutumumuz ise bir türlü net olamamıştır. Mesela Cemel Olayı’nda Hz. Ali mi, Hz. Aişe mi haklı sorusunun net cevabını bugüne kadar bulamadık. Yapılan gevelemeler haricinde, bu olayın kamuoyunu ikna edici bir sebebi de ortada yok. Bana göre bunun sebebi vicdanen haktan yana olmak istese bile güçten yana olmak durumunda kalan geçmişin ve bugünün tarih yazıcılarıdır. Bizim geleneksel dini inancımız da bu çatışma ikliminde boy verip filizlenmiştir. Güç kendisine Kur’an’dan referans alamayınca peygamberimiz üzerinden referans üretme yarışına girmiş, bunun için de önce onu insanüstü bir varlık seviyesine yükseltip, bu sembol üzerinde saltanatını sürdürmüştür.

    Tarihte yaşamış tüm önemli şahsiyetler toplumun sonraki çıkarlarının kılığına sokulmuş, bir saltanat aracı haline getirilmiştir. Çünkü güç, manevi destek olmazsa uzun süre yaşayamaz. Ama hormonlanmış bir manevi destek. İstediğin şekle sokabileceğin bir oyun hamuru gibi.

    İslam dünyasının kronik sorunu olan şii-sünni sorunu da bu çerçevede ortaya çıkmış ve birbirini ötekileştirmiştir. Aslına bakarsanız bu zıtlaşma tarihin belli bir noktasında başlamış siyasi bir zıtlaşmadır. Siyasi zıtlaşma zaman içerisinde kendisine din kisvesi edinince artık bu bölünmüşlük çağlar ötesine kadar yayılmış, İslam coğrafyasını kalıcı olarak felç etmiştir. Bugün ise ilim olarak maalesef bu kalıcı felç içerisinde oluşan karşıdakini suçlayıcı literatür okutulmaktadır. Her iki taraf birbirini sapık ilan ettiği gibi, bugün sünni guruplar içerisinde bile sapık ilancılığı almış başını gitmektedir. Bugün müslümanların kaç parça olduğunu matematik bile saymakta zorlanır. Tevhid dini olan İslam’ın nasıl paramparça olduğu ortada. O zaman teşhisi koyalım: Bugün yaşadığımız din, Allah’ın gönderdiği din değildir. Topluma Allah mı yön verecek ölüler mi?